Konu: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları [KASVET] [FİNAL]  (Okunma sayısı 7643 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
[Hikaye] Osmanlı Hortlakları [KASVET] [FİNAL]
« : 12 Aralık 2015, 22:25:44 »
 
I. Bölüm Zifirde Çığlık
 
( Okurken tavsiye edilir. )

  6 Eylül 1661

     Bölüm I  Zifirde Çığlık
 6 Eylül 1661

     " Şarktan gelen ilginç lakırdılar Anadolu topraklarında dolaşmaya başladı Sultanım. Söylenenlere göre Safevi hükümdarı tebdili kıyafet Kazvin sokaklarında halkın arasında dolaşırken, şarkın en uzaklarından geldiği düşünülen çekik gözlü yaşlı bir kadın şahın bacağını ısırımış... Komiktir ki olayın yaşandığı gece şahın odasına gelen bir kadında şah tarafından saldırıya uğramış, kadının söylediklerine göre hükümdar onu yemeye çalışmış."

  Sultan Mehmed, Ahmed Paşa'nın anlattıklarını duyunca hafiften kıkırdayıp şerbetinden bir yudum aldı. "Gece vakti iyi güldürdün beni paşa, Allah'ta seni güldürsün." Köprülü başını eğip hafiften sırıttı. " Hünkarım ne vakit İstanbul'a döneceğiz ? " dedi sıkılgan bir tavırla. 

  Genç Padişah ayağa kalkıp kafalarına ok saplayıp avladığı üç domuza bakıp gerildi. "Yarın yola revan oluruz paşa, ancak evvela atam Sultan Bayezid'in inşa ettirdiği Ulu Camii bir ziyaret edelim, dualarımızı edelim sonra bineriz atlara. " Sultan çadırının önünde yatan av köpeğinin başını sevdi, "Haydi hayırlı uykular." dedi son bir kez etrafı gözetledikten sonra, çadırın içi tertemiz ve gül kokuluydu. Sarayından uzakta dahi olsa Sultan Mehmed titizlik konusunda hassastı ve güzel kokuları seviyordu. Kılıcını ve hançerini çıkartıp çalışma masasının üzerine koyup,  altın işlemeli kadehinden su içti ve kendisini kuş tüyü yastığına teslim etti.  Hasta Ahmed Paşa ise kadehinin dibindeki şerbetini yudumlayıp, derinden bir esnedi.  "Cafer!" diye seslenerek kahyasını çağırdı ve delikanlıdan destek alıp, diz ağrılarına küfrederek ayağa kalktı ve ağır ağır çadırına yürüdü.
 
   Huzursuzdu Ahmed Paşa , yastığa başını koyduğu anda içini bir sıkıntı kapladı. Sağına döndü, soluna döndü ancak bir türlü uykuya kavuşamadı. Yastığını yere atıp ayağa kalktı ve sandukasının üzerinde duran büyük kitaba yöneldi. Kitabı açıp bir iki sayfa çevirmişti ki "Hay lanet !" diyerek hacetlenme gereksinimi duydu. "Cafer!" diye seslendi. Bir kaç saniye bekleyip gelen gidenin olmadığını fark etti, "CAFER !" diye haykırdı bu sefer. Ancak kahyanın yerine kapıdaki bostancılardan biri çadırın perdesini aralayarak, "Kahyanız ihtiyaç gidermeye gitti paşam." dedi. Ahmed Paşa başıyla onaylayıp kaftanını aldı "Aptal çocuk !" diyerek çadırından çıktı. Hava biraz soğumuştu ve fazlasıyla sessizdi. Ne böcek sesi ne bir kuş cıvıltısı, ara ara esen tatlı meltem ağaçların yapraklarını öpüp geçiyordu. Bu sırada çalılıkların arasından Cafer belirdi. "Neredesin sen çocuk !" dedi Ahmed Paşa hiddetle, ancak Cafer'den bir cevap gelmediği gibi küçük hırıltılarla karşılık verdi. Ahmed Paşa gözlerini kısıp delikanlıyı iyice görmeye çalıştı, meşalelerin titrek ışığı ve yaşlanmış gözleri onu yanıltıyor olabilirdi. Topallıyordu ve dengesiz bir şekilde yürüyordu delikanlı, başının sağ tarafından aşağı kanlar süzülüyor, çenesinin altındaki sarımsı pıhtılaşmış bir madde mide bulandırıcı duruyordu. Ahmed Paşa geriye doğru yalpalandı ve besmele çekerek elini muhafızın omzuna koydu, "Çe , çe- ÇEK KILICINI!" diye haykırdı. Muhafızların hepsi birden sesin geldiği tarafa doğru yöneldi. Cafer ise hırıltılarını arttırıp fazlasıyla yaklaştığı Ahmed Paşa'ya doğru atılıp, paşayı yere devirdi dişlerini birbirine vurdu ve yaşlı adamı ısırmaya çalıştı. Cafer amacına ulaşacağı sırada Bostancıbaşı Selim Ağa'nın palasından cevabını alarak paşanın üzerine bütün ağırlığıyla yıkıldı.

   Selim Ağa paşanın omzunun altına girerek onu ayağa kaldırdı. Çadırın önündeki paniğe kapılmış muhafıza  delici bir bakış atarak " Kelleni almam gerek ya !" dedi.

   İşte tam bu anda bir çığlık kopuverdi. Ağaçların arasında duran okçulardan biri saldırıya uğramıştı ve saldırgan hatırı sayılır bir et parçasını çiğnemeye çalışıyordu.  Ağaçların arasından hızlı bir şekilde pek çok kişi belirmeye başlamıştı. Deneyimli ve yaşlı Ahmed Paşa kendisine gelerek askerlere komutlar vermeye başladığı anda bir çığlık daha yükseldi.

  Sultan duyduğu çığlığa ter içerisinde uyandı. Çadırın dışarısından kılıçların kınlarından çıktığını duydu. Hafiften hışırtılar çadırının etrafında dolaşıyordu. Askerlerin mücadele seslerini işitiyordu, ancak çadırının dışarısından ipek kumaşı biri tırmalıyormuş gibi sesler geldiğini fark edince masasının üzerinde ki kılıcını kaptı. Tırmalama seslerinin geldiği yere yöneldi, sese iyice yaklaştığında hırıltı sesleri işitmeye başladı. Sultan derin bir nefes çekerek kılıcıyla kumaşta küçük bir delik açtı. Vücudunu geriye çekip hafiften eğildi ve delikten dışarıya baktı, ancak zifiri karanlıktan hiç bir şey göremiyordu, kılıcının ucunu dışarı doğru ittirdiğinde yumuşak bir maddeyi yarıp geçtiğini hissetti. Hırıltı sesi yükselip kılıcın ucunu aniden kavradığında sultan ani bir refleksle geri sıçradı. Delikten kanlı ve çatlak tırnakların içeri çadırla mücadelesine şahit oldu. Kumaş biraz daha yırtılıp sararmış kanlı bir el içeri girmeye başladı. Aniden çadırının dışarısından bir çığlık daha yükseldi ve Sultan çadırına giren eli kılıç hamlesiyle kesip dışarıya doğru yöneldi. Bu sırada Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın askerlere bağırdığını işitti. Sultan çadırının perdesini açtığında kapısının önünde ki silahtarlar, kanlanmış ve şemalleri değişmiş ademoğlu gibi yürüyen sayıları bir iki manga civarında olan değişik mahlukatla mücadele veriyorlardı. Ahmed Paşa çadırından çıkan sultanı görünce Bostancıbaşıyla yanına koşu verdi. 

 "Ahmed Paşa neler oluyor ? Derhal izahat ver !" Sultanın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Öyle bir suret gördü ki midesi kalktı adeta. Tövbeler olsun çehresi kanla bulanmış, çene tarafındaki etleri yırtılmış, gözlerinden biri yuvasından fırlamıştı. "Neler olduğunu bilmiyoruz hünkarım !" diye haykırdı Ahmed Paşa. Sultan Mehmed bu yaşta nice deneyimler, muharebeler görmüş Ahmed Paşa'nın gözlerindeki paniği gördüğünde şaşırıp telaşa kapılmıştı.

 Sultan Mehmed silahtarlarından birinin iki mahluk tarafından ısırılıp etlerinin çığlıklar arasında yenildiğini görünce çekti kılıcını. "Şeytan insan suretine bürünmüş Paşa! Rabbim bizi sınar herhalde, kim bilir belki de Hüdavendigar'ın havası benim serap görmeme yol açtı. Allah sonumuzu hayır etsin." Besmele çekerek atıldı Sultan Mehmed mahlukların arasına. Arkasından Bostancıbaşı Selim Ağa palasıyla hünkarının yanına vardı. Yirmi yaşındaki padişah sanki hülyalarındaki ve anlatılan destanlardaki yaratıklarla savaşıyordu.

 En son Ahmed Paşanın haykırışı duyuldu. Kılıcını mahluklardan birinin kafasına geçirip "Ya Allah !" diyerek çıkarmıştı. "Bin kefereyle cenk ettim. Ölmek konusunda bunlar kadar inat edenini görmedim Sultanım." Sultan Mehmed kılıcını kınına soktu. Üç kadar silahtarı canından olmuştu. Bazılarının etleri parçalanmış,yerde ölüleri yatan mahlukatlar tarafından yenilmişti.  "Bunlar kafir midir değil midir orasının bilmem Paşam, lakin ben daha önce böyle insan görmedim bunu bilir bunu söylerim." dedi Bostancı başı kılıcını kınına sokarak.

  Sultan mahlukatlardan birinin yanına eğildi. O sırada yanına av köpeği varıp leşi koklamaya başladı. "Hey yarabbi sen büyüksün!" Daha önce ne böyle bir şey görmüştü Sultan ne de işitmişti. Çocukluğunda anlatılan gulyabaniler miydi bunlar bilemiyordu.  "Kıyamet koptu da Yecüc Mecüc ahalisi tepemize mi bindi Ahmed Paşa ?" Ahmed Paşa boş gözlerle ve şaşkın ve mahcup bir şekilde bakıyordu.

"Selim Ağa !" diye haykırdı Sultan. "Askerleri makul bir şekilde defnedin. Şu yerde yatan pisliklerden bir kaçını sarıp sarmalayın Şehr-i İstanbul'da Şeyhülislam ve alimlere gösterelim. Geri kalanını ateşe verin. Vebaya benzer. Hayvana, ağaçlara bulaşmasın, Allah korusun çoluk çocuk oyun oynarken dokunur. Güneş doğuyor. Kimseye uyku yok toparlanın Bursa Kalesine yol alalım. Ormanlar tekinsiz!. Kimse bu leşleri görmesin, reaya paniğe kapılmasın."
« Son Düzenleme: 01 Şubat 2017, 18:27:48 Gönderen: EralpUslu »
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı KUZYAKA

  • Level 5
  • İleti: 111
  • At, Avrat, Silah
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm I [Fantastik]
« Yanıtla #1 : 12 Aralık 2015, 22:32:47 »
Çok güzel ve fantastik olmuş. Devamını merak ettim. :)

Çevrimdışı emreaytac

  • Level 10
  • İleti: 1046
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm I [Fantastik]
« Yanıtla #2 : 12 Aralık 2015, 22:40:52 »
Sürükleyici güzel bi fantastik yazı
All Warfare İs Based On Deception.

Çevrimdışı zafer2813

  • Level 11
  • İleti: 2843
  • 20 Ramazan (Pazartesi) 1415
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm I [Fantastik]
« Yanıtla #3 : 12 Aralık 2015, 22:50:10 »
Güzel ve orjinal bir fikir. Cidden zombilerin 1600-1700'lerde ortaya çıktığı bir film yapılsa izlenir hani. Devamını bekliyorum yalnız resimlerle süslersen (kabiliyeyin varsa fotoşopla bunu becerirsin) çok daha güzel olur  tbr*
Sen bir Topal Osmansın...
Yaman kırdın, yamansın...
Rum'a yamansın, Türk'e amansın...
Sen bir Topal Osmansın...

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm I [Fantastik]
« Yanıtla #4 : 12 Aralık 2015, 23:01:17 »
Güzel ve orjinal bir fikir. Cidden zombilerin 1600-1700'lerde ortaya çıktığı bir film yapılsa izlenir hani. Devamını bekliyorum yalnız resimlerle süslersen (kabiliyeyin varsa fotoşopla bunu becerirsin) çok daha güzel olur  tbr*

 Hocam o kadar resim aradım bulamadım. Dediğin gibi shopla falan bir şeyler becerebilirsem dediğin gibi çok daha güzel olur.
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm I [Fantastik]
« Yanıtla #5 : 13 Aralık 2015, 21:12:04 »
Takipteyim  tbr*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
               
Bölüm II  [İki Düşman]


 20 Eylül 1661 Bursa
 
  Hava karamaya başlıyordu. Batan güneşin kızıl renginin son demleri Bursa şehrinin sokaklarını okşuyordu. Sultan Mehmed atının üzerinde alelade bir avcıdan öte gerçek bir hünkar asaletiyle Bursa'nın yeşillikleri arasında elinde tüfeği kınında kılıcı sadağında okuyla birlikte yeri ve göğü keskin bakışlarıyla delip geçiyordu.

  Sürdü atını Şehr-i Bursa'ya arkasında Fazıl Ahmed Paşa, onun peşinde ise bostancılar ve solaklar...

  20 Eylül 1661 İskenderiye

      Çöllerin etrafını kuşattığı cennet yanıyordu. Büyük Fatih İskender'in adıyla şanlandırdığı bu şehir, nice peygamberlere, imparatorlara, krallara , beylere , paşalara, hanlara, ev sahipliği yaptı. Lakin bugün o parke taşlı sokakların üzerinde insanlar dualar ederek ateşlerin arasından İskenderiye Kalesi'ne sığınmak için var güçleriyle koşuyorlardı. Vefasız analar evlatlarını dahi geride bırakmışlardı... 
 
    Şehir,  Gazze, Kahire ve Kudüs orduları tarafından abluka altına alınmıştı. Mısır Beylerbeyi Abdal Mahmud Paşa başkente  onlarca ulağı durumdan hünkarı haberdar etmek için yola revan etti.  Venedik ve Fransız gemileri baharatları geride bırakarak yelkenleri açıp evlerine kaçtılar. Gemi kaptanları vakanüvislerine bugünü kesin yazdıracaktır.
 
  Şanslı olanlar kalelere, saraylara, konaklara sığınmayı başarmıştı. Surların üzerinde ki askerler sokaklarda yanan hareketli ateşlerden hırıltılı seslerin sahiplerini seçemiyordu. Gri taşların üzerinde ki seyrek kızıl kan izleri zar zor görülüyor, sessiz ve meltemli geceyi korkunç hale getiren çığlıklar ise susmak bilmiyordu.

 Gün ağarıyordu. İskenderiye beyzadesi Sarı Hasan surların üzerinde ki tüfekli askerlere kapıyı zorlayan mahlukların üzerlerine bir el ateş etmelerini emretmişti. Tüfeklerin barutları dağılıp görüntü netleştiğinde on-yirmi mahluk arasından sadece bir tanesinin yere yığıldığı görülmüştü. Hatta sokaklardan daha fazla mahlukun kale kapılarına yanaştığı ateş etmemek gerektiği gerçeğini ortaya koymuştu.

 "Arşidüklük Konağı 1661"

   Arşidük Hazretleri! Sinyor Montecuccoli huzura çıkmak için avluya geldiler. "Gelsin." dedi Arşidük Ferdinand...
 
 Viyana'da bu yıl kar erken yağmaya başlamıştı. Zitvotorok'tan bu yana Türk saldırları her ne kadar eski günlere Sultan Süleyman zamanlarına göre daha zayıflamış olsa da, Köprülülerin desteğiyle Osmanlı'nın mutlak Avrupa tehlikesi varlığını sürdürüyordu.

"Gel sevgili dostum Raimondo Montecuccoli ( Arşidük kötü aksanıyla hakaret derecesinde İtalyan komutanın ismini yanlış telafuz etmişti.) "

 "Arşidük Hazretleri, biraz geciktiğim için kusura bakmayın. Halletmem gereken bir kaç iş vardı." dedi kasılarak İtalyan komutan... Arşidük hafiften sırıttı. Çünkü bu İtalyan züppesinin gecikme sebebinin Graz meyhanelerinde ki Fransız kadınları olduğunun gayet farkındaydı. Ancak denize düşen yılana sarılırmış...

 "Ah, böyle küçük ve gereksiz mevzuları konuşmaya gerek yok." dedi Arşidük, komutana oturması gerektiğini işaret ederek.  Komutan  meşe ağacından yapılma hafif tozlu küçük çaplı yuvarlak masanın bir ucuna otururken, Arşidük'te Yunan kızlarının hazırladığı gümüş sürahide ki güzel ve hayli pahalı şaraptan, altın işlemeli kadehe bol bol dökmeye başladı.

"Seni çağırma sebebim şu ki, artık Osmanlı'nın balkanlarda ki varlığı gerçekten fazlasıyla potansiyelli bir tehdit haline geldi." Bu sırada her komutan bir şaraptan bir yudum alarak umursamaz tavırlarla etrafa bakınmaya başladı. Çünkü Avrupa devletlerinin yüzyıllardır Osmanlı karşısında aldığı mağlubiyetlerin farkındaydı ve savaşı hayli gereksiz buluyordu.

 "Eflak ve Boğdan valileri bizden emir beklemekte. Ordularımız hazırlanıyor, İngiliz subaylar bizzat eğitimlerden sorumlu. Yeni toplar dökülüyor ve tüfekler hazırlanıyor.  Balkanlara 3 kolordu halinde taaruz edeceğiz Sinyor. Demem o ki,  3. Avusturya kolordusunun komutanlığına sizi atamak istiyorum."

 Sinyor ayağa kalktı şarap için teşekkür etti. "Kusura bakmayın Arşidük ancak Türklerin nasıl ki Anadolu'dan atılması imkansız ise, artık Balkan toprakları içinde aynısını düşünüyorum." Reveransını yaptı ve kapıya doğru yöneldi.
 
 Tam bu sırada Arşidük onun önüne geçerek kendisine bir üzerinde yazılar bulunan bir papürüs uzattı. Sinyor papürüse göz attıktan sonra. "Birliklerim ne zaman hazır olur?" dedi.

 
   
 Not: Sonra ki bölüm resimli olacak.
 
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı YKaraaslan

  • Level 5
  • İleti: 75
Güzel bir hikaye.Devamı gelirse tutacağına eminim.Bu kategori eminim ki en kısa sürede canlanacaktır.Başarılar.
Sabret çünkü sabır genişliğin anahtarıdır.

Çevrimdışı zafer2813

  • Level 11
  • İleti: 2843
  • 20 Ramazan (Pazartesi) 1415
Kısa ama güzel bir bölüm
Sen bir Topal Osmansın...
Yaman kırdın, yamansın...
Rum'a yamansın, Türk'e amansın...
Sen bir Topal Osmansın...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
 tbr*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları Bölüm V [Turna Vakası] [Fantastik]
« Yanıtla #10 : 27 Aralık 2015, 02:12:21 »
 
Düşen Kale

 23 Eylül 1661

   Ah ne güzel hatundu o, endamı, yürüyüşü, adının Evmania ve Girit'li bir tüccarının kızı olduğu öğrenildi genç sultan için...

  Sultan Mehmed, evvela büyük atası Bayezid Han'ın yaptırdığı Ulu Camii'de secdeye vardı. Devlet-i Ebed-Müddet'in ve hükümdarlığının bekâsı için dualar etti. 
   
   Bursa Kalesinin en yüksek burcunda şehrin temiz havasını çekiyordu ciğerlerine Sultan, üzerinde krem rengi kaftanı ve belini saran kahverengi kuşağı vardı, kavuğunu sağ tarafında ki silahtarının arkasında ki bostancı tutuyordu, üzerinde bordo bir cübbe ve açık kahverengi çizmeleri vardı. Çizmeleri bacak kasına kadar sarıyordu sultanı ve diz altına kadar uzanıyordu kaftanı, sağ elinde koyu kahverengi meşeden yapılma bastonu ayrı bir asalet katıyordu hünkara. Cübbesinin sol tarafında ki astardan kınında ki kılıcı sarkıyordu. Koyu kahverengiden siyaha yatkın bıyıkları ve kendisine yakışan bir kirli sakalı vardı. Ne kısa ne de uzun boyluydu, şişkin pazuları ve geniş omuzları vardı, her ne kadar hafif çıkmış göbeği kuvvetli görüntüsünü örselese de IV. Mehmed büyük atası Sultan Süleyman'ın babası Selim Han'ın asaletini taşıyordu.

 Uludağ'ın eteklerinden karlar sarkıyordu. Bulutlar ve esen şiddetli rüzgarlar ise beyaz karların yeryüzünü erkenden örteceğine işaret ediyordu. Çekti Sultan temiz ve soğuk havayı ciğerlerine, İstanbul'a dönesi gelmiyordu artık. O şehir kötü bir intiba bırakmıştı Sultanda, Vaka-i Vakvakiye'den beri Sultan Mehmed'i her şehre girdiğinde karşılamaya gelen yeniçeriler bir kere daha o kötü günleri yad ettiriyordu.

 Geleli 3 gün olmuştu ve müftüye teslim edilen mahluklardan hâlâ bir haber gelmemişti. Burcun merdivenlerinden Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ağır ağır geldi Sultanın yanına, hemen ardından da şehirde ki güvenliği tertipleyen Bostancı başı Selim Ağa belirdi.

 "Solgun görünüyorsunuz hünkarım." dedi Ahmed Paşa. Sultan Mehmed ne vücudunu ne de başını çevirmeden cevap verdi paşaya. "Aksine paşa! Burası cennet gibi, ne Şehr-i İstanbul'un kasveti var ne de tehlikeli çarşıları ve hainleri... Bursa'nın havası ve yeşilliği beni rahatlatıyor Ahmed Paşa!."

 "Keşke sizin bu huzurunuzu bozmak zorunda kalmasam, lakin biraz önce Garp ve Şark'tan elçiler geldi..." dedi Ahmed Paşa Sultana bir adım daha yaklaşarak. Derin bir of çekti Sultan. "Neler olmuş paşa? Anlat!"

 "Maalesef haberler kötü hünkarım, Nemçek'ler Eflak ve Boğdan'ın desteğiyle balkanlara 3 kolordu halinde girmeye başlamışlar." Sultan Mehmed hafiften gerildi ve boyunu sağa sola oynatarak kütürdetti. "Bıktım bu Nemçek kafirinden paşa, biz tepeledikçe onlar tekrar saldırıyor! Şark'tan ne haberler var?"

 Ahmed Paşa bu sefer endişe içinde anlatmaya başladı. "Hünkarım şarktan ilginç haberler geldi. Abdal Mahmud Paşa'nın ulakları ilk İstanbul'a gitmişler, ancak burada olduğumuzu haber alınca yıldırım hızıyla ulaşmışlar Bursa'ya, durumun vahimliği ve aciliyeti gayet belli." Selim Ağa kulaklarını açtı. "Anlatsana Paşa!" Sultan Mehmed neler olduğunu merak ediyordu.
 
  "Hünkarım av esnasında karşılaştığımız mahlukları hatırlarsınız... Abdal Mahmud Paşa'nın yazdıklarına göre bu mahluklar İskenderiye'yi kuşatmışlar." Sultan Mehmed şaşkınlığını gizleyemedi. "Ne demek kuşatmışlar Paşa? Bu şehri Nemçek'ler, Acemler, Frenkler, Portakallar kuşatamadı." Küçük bir kahkaha attı Sultan. "Sen gelip bir grup çift bozanın İskenderiye'yi kuşattığını mı söylersin bana!."

"Sultanım durum daha da vahim. Mahmud Paşa aynen şöyle yazmış..." Ahmed Paşa kabından üzeri yazılı papürüsü çıkararak okumaya başladı.

 " İskenderiye kalesinin muhafız Beyzade Sarı Hasan'ın raporlarına göre, bu mahluklara tüfeklerden çıkan kurşunlar, yaylardan çıkan oklar işlemez, Paşam surlardaki yüz tüfekçime bir el ateş ettirdim. Kapıya vurup tırnaklarıyla yolmaya çalışan elli kadar mahluktan sadece iki tanesinin yere düştüğünü gördüm. Dahada vahimdir ki tüfeklerden çıkan sesleri duyan mahluklardan daha fazlası kapılara dayandı. Ve gün ağarınca yakın gösteren dürbünlerden yere düşen mahlukların leşlerini incelediğimde, birinin şakağından diğerinin ise alnından vurulduğunu tespit ettim... Tövbeler olsun ki bu iblis uşakları sadece kafalarından darbe aldıklarında ölüyorlar...

 Ve de hünkarım Mahmud Paşa'nın raporlarına göre bu mahluklar veba bulaşmış gibi hastalar. İskenderiye'de yaşayan insanların büyük çoğunluğu bu illete yakalanıp saldırganlaşıp kaleye dayanmışlar. Paşa hastalığın yayılmaması ve saldırganların şehir dışına taşmaması için Gazze, Kahire ve Kudüs garnizonlarını boşaltıp bölgeyi kuşatıp karantina altına almış, Kıbrıs ve Rodos limanlarından acil gemiler hazırlatıp Mora ve Girit açıklarında ki bütün Frenk, İngiliz, İtalyan ticaret gemilerinin yollarının kesilmesini, her bir yakalanan ticaret gemisinin de Cerbe açıklarında toparlanıp karantina altına alınması için kesin emir vermiş. İskenderiye'den yola çıkan ve serseri bir şekilde hareket edip yapılan uyarılara rağmen bir kadırgamızın üzerine sürülen Frenk ticaret gemisi ise yakılarak batırılmış..."

 "Selim Ağa!" Diye haykırdı Sultan. "Git şu müftünün kulağını çek! Bana yarın olmadan titiz ve kesin bir rapor hazırlasın. Ardından Bursa valisi Sofi Hasan Paşa'ya gidip, mahluk leşlerini Topkapıya, Enderun'a sakin ve ıssız yollardan, titiz ve fazlasıyla dikkatli bir şekilde, sağlam muhafızlarla birlikte gönder. Ahmed paşa bu yolculuğa sende katılacaksın."

 Ahmed Paşa şaşkınla nedenini sordu?

 "Desene Ahmed Paşa şeytan gerçekten insan suretine büründü." Sultan Mehmed fazlasıyla sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı. "Ahmed Paşa! İstanbul'a hatta Enderun'a kadar bu gruba eşlik et, bu mahlukların alimlerimize ulaştığından emin ol! Ardından yap hazırlıklarını, git ocaklara,  toparla yeniçerileri, sipahileri, cebecileri, lağımcıları var gücünle ve hızınla Nemçek kafirinin üzerine yürü. Gerekli destekleri Rumeli beylerbeyinden ve sancaklardan sağla! Özellikle Eflak ve Boğdan valilerinin kellerini getir önüme. O kelleler gelmezse kendi başını kes getir ki beni zahmetten kurtar paşa! Ayrıca Pay-i Tahtın muhafızlığına Merzifonlu Kara Mustafa'yı atıyorum. Bizler yokken onun Başkenti koruyacağına itimadım tamdır."

 Ahmed Paşa başını eğerek emirleri onayladı. " Peki ya Hünkarım siz Bursa'da konaklamaya devam mı edeceksiniz?"
Sultan Mehmed elini kılıcına götürdü. "Şark beni bekler paşa! Gidip bu olayın aslını astarını öğrenmek gerek. Allah bilir silahtarlarım dünyanın en iyi silahşörleridirler, onların bile zor devirdiği bu mahlukların sayısı İskenderiye kadar olduysa bu durum ciddi!"

 Ahmed Paşa ve Selim Ağa beraberce sultanın yanından ayrılıp burçlardan şehre indiler. Diz ağrılarından şikayet eden Ahmed Paşa nefes nefese indi merdivenlerden. "Sultan Mehmed'ten şüphemiz yoktu Ahmed Paşa! Seferleri paşalara ısmarlayacağını düşünmemiştik. Ancak ne yaparsın! Sizlere kaldı yine orduyu yönetmek."
 
 Yorgun Ahmed Paşa hemen toparlanıp dik durdu. "Haddini bil ağa, var git görevini yap. Kelleni almakla uğraştırma bizi." Selim Ağa hafiften sırıttı. "Zamanında Tarhuncu Paşamız vardı hatırlarsınız." Selim Ağa bu sözleri ederken Ahmed Paşa içinden merhum için Allah'tan rahmet diledi. "Sultanımız çocuk yaşta onun ölmesi için emir verdiğinde yağlı urganı boynuna geçiren ben olmuştum. Yanımda bostancılar duruyordu. Demem o ki paşa! Kelle alacak adam olmadıktan sonra ölüm emirleri boş yere verilir!"

 Köprülü hiddetle bağırdı. "VAR GİT YOLUNA AĞA!" Paşanın muhafızı bu haykırıştan sonra kılıcını yarıya kadar çekerek koştu paşanın yanına. Sırıtarak ayrıldı Selim Ağa paşanın yanından.

 26 Eylül 1661 İskenderiye

  "Sen ne dersin Zülfikar!" Diye haykıdı Beyzade Sarı Hasan. "Ne demek kale içerisinde olaylar patlak verdi! Son durumlar nedir?" İskenderiye Kalesinin muhafızı Sarı Hasan surların içerisinde mahluk olaylarının patlak verdiğini duyunca çılgına döndü.

 "Beyim, çok hızlı oluverdi. Ne olduğunu anlamadan beş on tane küçük çocuk analarının kucaklarından fırlayıp onu bunu ısırmaya başladı. Isırılanlar da birden kim var kim yok saldırıp dehşet saçtılar. Her şeye rağmen sarayın önünde kurduğumuz barikatlar ve hendeklerin gerisinde, sağlıklı asker ve insanları toparladık. Askerlerden bazıları kaçmak umuduyla ana kapıyı açıp dışarı çıkmaya çalışmışlar. Ancak kaçamadıkları yetmediği gibi içeri daha fazla mahluk girmesini sağladılar. Bunlara rağmen askerlerden yirmi kadarı surların üzerinde toparlanıp kapılara barikatlar kurmuşlar. Büyük ana tahta kapılar yıkılmış olsa da zincir duvarı indirip daha fazla mahlukun girmesini engellemişler. Beyim barikatları tutabildiğimiz kadar tutarız orası sıkıntı değil. Ancak kale kileri mahlukların eline geçti. Tek erzak kaynağımız sarayın kileri!"

 "Allah yardımcımız olsun Zülfikar!" 

« Son Düzenleme: 09 Ocak 2016, 11:26:51 Gönderen: EralpUslu »
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Walking dead ten heyecanlı  tbr*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Walking dead ten heyecanlı  tbr*

  tebessum* Bu yorum beni sevindirdi.  tebessum*
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 
Doğu Hindistan

 Yazar Notu : Arkadaşlar yeni bölümleri aksilik çıkmadığı takdirde hafta sonları yayınlayacağım.

29 Eylül 1661 Londra

   "Dostlar kadehimi, İngiltere'nin, İrlanda'nın ve bütün deniz aşırı topraklarımızın İmparatoru II. Charles'a kaldırıyorum." dedi Genç William Penn... İmparatora diye haykırdı Kraliyet Sarayının görkemli salonunda birleşmiş, Şanlı Britanya İmparatorluğunun ileri gelenleri... Çeşit çeşit yemekler ve içkiler dinlendirici bir senfoni eşliğinde, soylu damaklara yaraşır bir tat bırakıyordu. Uzun ve kahverengi peruğuyla I. Charles'tan olma II. Charles'ın sarkık yüzü ve uzun burnu kendisini biraz yaşlı gösteriyordu. Kırmızı kürkünün ve yerlere kadar uzanan siyah benekli beyaz pelerininin altın düğmeleri ile yüz metre uzaktan soylu biri olduğu anlaşılabilirdi. Baş köşede bulunan büyük koltuğunun yanında ki taburenin üzerinde bulunan minderin İmparatorluk tacıyla süslenmesi de onun yönetici olduğunu açık ediyordu.

 Acil ve nefes nefese girdi içeri kızıl ceketli elçi. Francis Drake'in küçük yeğeninin soyundan devam eden Doğu Hindistan Şirketi'nin nişanıyla mühürlenmiş mektubu teslim etti. İmparator Charles, William Penn'in okuması için işaret etti.

  " Doğu Hindistan Şirketi yöneticisi ve siz şanlı İmparatorumuzun gölgesi olan ben Thomas Drake...
 Şanlı Charles! İmparatorluğun ve yüce donanmamızın var gücü Doğu topraklarının hakimiyetinin garantisidir.

   Ancak son gerçekleşen olaylardan haberinizin olması kanımca büyük önem arz ediyor. Kahraman askerlerimizin nizamını ve gücünü kontrol etmek için yapılan teftişlerde daha önce ne görülmüş ne de işitilmiş bir şekilde 2. piyade tümenine ait bir askerin subayını boynundan ısırıp onu yemeye çalıştığı tespit edildi efendim. Saldırgan asker tutuklandıktan sonra, derisinin çürümeye başladığına bizzat kendim şahit oldum.
 Şifa koğuşunda tutulan ısırılmış subay bir süre sonra saldırganlaşıp aynı şekilde doktorlarımızdan birini ısırdı. Saldırganlığın ve deri çürümesinin doktorda da gördükten sonra vebadan öte bir hastalık olduğuna kanaat getirip karantina emri verdim...

 Bu hastalık üzerine yaptığımız araştırmalarda. Çin topraklarının içerisinde fazlaca yaygınlaştığını belirledik. Sömürge yollarımızı ve yol üzerinde ki hanlar ve merkezlerde ki koruma önlemleri hat safhaya çıkarıldı. Bu hastalığın ticaret gemileri vasıtasıyla Britanya'ya ulaşmaması için tayfaların her biri gözetim altına alınacak. Bu sebeptendir ki efendim. Doğu Hindistan Şirketinin 15 günlük kazancı bir ay sonra başkente varacaktır.

 Saygılarımla... "



 1 Ekim Eylül 1661 Mısır Vilayeti

  "Tüfekler! Ateeeeş!" haykırdı Abdal Mahmud Paşa.

 Açlık sıkıntıları sebebiyle sabah namazının ardından, İskenderiye muhafızı Beyazde Sarı Hasan İki yüz kadar düzenli asker ve 300 sivil ile yarma harekatı yapmıştı. Kaleden başarılı bir taktik ile çıkmayı başarmıştı. İki yüz askerin kare biçiminde düzen alıp sivillerin etrafını sardıktan sonra Sarı Hasan'ın öncülüğünde kaleden seksen asker ve 60 sivil kayıp vererek Abdal Mahmud Paşa'nın yanına koşuşturarak varmışlardı. Ancak hesapta olmayan bir şey vardı. Sekiz bini aşkın saldırgan mahluku peşlerinden ordunun üzerine yönlendirmişlerdi.


  1 Ekim Konya

  "Neyin var Selim Ağa?" dedi Sultan Mehmed. Bostancı başı Konya sınırlarında atından düşmüştü. Sultanın emriyle Konya sarayında ki Sıhhıyeye gönderilmişti. Doğuda gerçekleşen olayların çabucak çözülmesi için var gücüye hareket eden Sultan Mehmed, Bostancı başının hastalığı için vakti olmadığını dile getirip yirmi silahtarı ve otuz bostancıyla yoluna devam etti.

  3 Ekim İstanbul

  Enderun alimleri mahlukları incelemişlerdi. "Ahmed Paşam, bu mahlukları bize getirmekle en iyisini ettiniz." dedi Baş Alim Ali Bey. İkindi vakti Topkapı'ya vardı Ahmed Paşa. Mahlukları enderuna teslim edip bütün olan biteni alimlere anlatmıştı. Yaveri Hakkı Ağayı Sultanın fermanıyla birlikte Kapıkulu ocağına gönderip Yeniçeri ağalarının en kısa sürede hazırlanmaları için kesin bir şekilde ikaz etmeleri için emir verdi.

  "Zor yok ettik bu illeti. Rabbim bizi büyük bir sınava tabi tuttu. Ancak var gücümüzle çalışıp çabaladık. Onlarca merhem hazır edip onları hava haline getirdik. Ardından Şehr-i Konstantiniyye'nin ve bu illetin bulaştığı bütün bölgelerin havalarına katıp Allah'ın izniyle tertemiz ettik. Siz alimlere mirasımızdır bu sayfalar ve bilgiler. Mühim olan şudur ki! Evvela çekin besmeleyi, zinhar hastalığın var olduğu bölgelerde ki yeni vefat etmiş insanlar gömülmesin yakılsın! Çünkü bu hastalık ademoğullarını öldükten sonra diriltir. Eğer ki ademoğulları dirilip saldırganlaşır ise kelleleri alınıp leşleri yakılmalı! Bizler Allah'ın izniyle Hünkarımız İtalya seferinde iken bu hastalığın üstesinden geldik! Allah yardımını esirgemesin!" 

"Paşam, Allah rahmet eylesin... Büyük alim Ali Kuşçu bizlere miras bıraktığı bu sayfalarda buna fazlasıyla benzer hadiselerin çözümünü dile getirmiş. Tek sorun şu ki merhemlerin tarifleri nerededir kimse bilmez."

 Köprülü Fazıl Ahmed Paşa şaşkınla dinledi Enderun alimi Ali Beyi. "Ali Bey, hepsine Eyvallah lakin, şu gün şu saatte dahi nice insan ölüyor. Allah'ım yadım et! Bu illet cümle Osmanlı mülkünde şu an gerçekleşiyor olabilir."
 
 "Paşam! Şimdiye kadar Bursa'da gözlemlemediyseniz sıkıntı yoktur. Anadolu topraklarının yeşilliği ve temiz havası bu illetin pis havasının yayılmasını engeller. Tek sıkıntı şudur ki, bir insan zehirlendiyse ve ölümünden önce vücudunun sindirimi ölürse... İşte o vakit ademoğlunun o mahluklardan farkı kalmaz!"  Ahmed Paşa endişeli gözlerle sordu Ali Beye. " Peki bu hadise nasıl gerçekleşir!"

 "Eğer ki insan doğal sebeplerden değilde. Zehirlenerek ölürse gerçekleşmesi muhtemeldir."

 Ahmed Paşa şaşkın ve korku dolu bir şekilde fırladı Enderun'dan dışarı. Kapıkulu Ocağına at sürdü... Şanslı ki yaverini saray yolunda görmeyi başardı. Yapıştı yakasına nefes nefese. "Hakkı! Verdiğim görevi nasıl gerçekleştirdin? Hemen anlat!."

 Paşanın yaveri Hakkı korkarak ne olduğunu anlayamadan anlatmaya başladı. "Emrettiğiniz gibi paşam! Gece vardım Selim Ağa'nın odasına. İçeri girdiğimde uyuyordu. Tam zehri ağzından dökecek iken uyandı, ancak üstesinden gelip bayılttım. Ve bana verdiğiniz zehri döktüm ağzından. Hekimlerin dediğine göre ise bugün yarın ölümü gerçekleşir. Merak etmeyin paşam kimse sizden şüphelenmez."

 Eyvahlar olsun dedi Ahmed Paşa. Dizlerinin üzerine çöktü. "Hakkı! Bin atına sür var gücünle doğuya, hünkarın yol güzergahı bellidir. Dua edelim de Selim Ağa ölmemiş olsun. Eğer ki öldüyse cesedini bulup hemen yak."

 "Paşam neler oluyor?" Hiç bir şey anlamamıştı Hakkı. "SORU SORMA HAKKI! Yıldırım'dan hızlı sür atını.!"
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Pkuyup geçmeyin ,yorum yapın beyler!

Çevrimdışı SaykorHan

  • Level 14
  • İleti: 6108
  • Legendary Commander
Güzel :)
Geçmişe mazi derler.
Ulaşmak isteyen varsa
https://www.facebook.com/groups/147978415832440/

burada beni bulabilirsiniz.

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 
Turna Vakası
 


 6 Ekim 1661 Konya

    İkindi vakti at sürerek yanında iki bostancıyla kambur ve yorgun bir şekilde, Konya surlarının büyük kapılarından geçti Selim Ağa... Farkında olsaydı Azrail'in yanında at sürdüğünü teslim olmaz mıydı ona tez elden ? Kirletir miydi hiç Bizans'ın göz bebeğini, Selçuklu'nun Pay-i Tahtını, Anadolu'nun kalbini, Mevlana'nın evini...

  Padişahın fermanıyla dayandı Paşa Konağına, can tatlıdır nede olsa. Niceleri hastalıklarının dermanı için koçbaşlarıyla imparatorlukların kalplerine vurmaya cüret eder...

 Konağın muhafızları fermanı Konya Valisi Hızır Paşaya iletti. Kısa süre sonra Selim Ağa ve iki yoldaşı içeri buyur edildiler. Selim Ağa konağa daha ilk adımını atmıştı ki, dizlerinin üzerine düştü ve zor nefes alan bedeni yere yığıldı. Bostancılar ve muhafızlar ağzından çıkan beyaz kusmuğu görünce hekimleri beklemeden Ağayı hemen sıhhıye bölümüne taşıdılar.

 6 Ekim 1661 Girit

  Peltek Süleyman Ağa yanaştı kadırgasıyla Kandiye limanına. Yeni fetih edilmiş adanın üzüm salkımlarının kokusunu çekti burnuna... Arkasında ki leventler ise, Giritli önemli bir tüccarın kızı olan Evmania'nın başlık parasını taşıyorlardı. Valide Sultanlar adına babasından istenmesi emredilmişti Süleyman Ağa'ya.

 7 Ekim 1661 Mısır

  Tüfekler yeteri kadar hızlı ateşlenemiyordu. Her ne kadar Sarı Hasan, mahlukların kafalarına nişan alınması konusunda bas bas bağırınsa da... Yerinden fırlamış gözleri, kopmuş kulakları ve burunları görmek asker arasında fazlasıyla paniğe yol açmıştı. Özellikle de Abdal Mahmud Paşa'nın rahatsızlanıp yatağa düşmesi askerlerin şevklerinin kırılmasına yol açmıştı. İskenderiye çevresine kurulmuş barikatlar artık parçalanıyordu, doğu hattında askerlerin mahlukları bastıramaması üzerine gedikler açıldı. Beş bine yakın askerin hayatı belki de açılan küçük gedikten içeri sızan mahlukun gücüne bağlıydı.

 
 7 Ekim 1661 Sofya

   Turnacılar Balkanlardan ve Avrupa'dan Sultanın ordusu için beş yüze yakın çocuk toparlamıştı. Uzun süre evvelden planlandığı gibi turnalar Sofya'da birleşip Edirne'ye varmak üzere çıkalı bir kaç saat olmuştu. Yola çıkmadan önce gelen mektupta ise Garp seferine çıkan Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın turnaları bizzat teftiş edeceği haberi alınmıştı...

  "İbrahim Ağa işittin mi Şark'tan gelen haberleri?" Beş yüz acemizade turna şeklini alıp Ahmed Paşa'nın yol güzergahı üzerinden Edirne'ye yol alıyorlardı. Başlarında ise İbrahim Ağa bulunuyordu. "Hayrola Halil?" dedi İbrahim Ağa göreve başladığı zamandan beri yanında bulunup turna muhafızlığı yapan Yeniçeri Halil'e.

 " Bir hastalık illeti baş göstermiş derler, vebaya benzermiş ancak dahada kötüsü. Bulaşan ademoğlunun vücudunda yaralar belirir ardından yatağa düşermiş, bir süre geçtikten sonra adem bilincini yitirir dimdik ayağa kalkar etrafındakilere saldırıp onları yemeye çalışırmış... "

 Ağzı açık dinledi İbrahim Ağa, sonra hafiften sırıtıp " Dünya cehennem mi olmuş bre Halil? Hatasız değiliz Allah affetsin, ancak pek günah işlediğimi de bilmem, başımı secdeden kaldırmadığımı da bilirim. Ne bilirsin belki de günahkarlar ve kafirler nasibini alır bu hastalıktan." dedi. Bunları duyunca dudak büzüp " Allah bilir! Hele ben bir teftiş edeyim şu turnaları..." dedi Halil. "Aman Halil! Turnalardan biri seni ısırmasın." diye araya girdi diğer bir Yeniçeri. Küçük bir kahkaha yükseldikten sonra atını sürünün sonuna kadar sürdü.

  İbrahim Ağa elini havaya kaldırıp turnaları durdurdu. "SADRAZAM PAŞAMIZI BURADA BEKLEYECEĞİZ!" diye bağırdı sürüye, ardından çadırların kurulması emrini verdi. Turnanın durduğu yer Edirne-Sofya arası yolun en kısaldığı bölge olan, Hanzade Ormanın girişiydi. Akşamüstü beş yüz turna çadırları kurmaya başladılar.

 Bir saati geçmişti ki bütün çadırlar hazırlandı. Şafak vaktine kadar Paşayı beklemesi için karşılama ekibi hazırlanıp nöbet tutmaları emredildi.

 Alacakaranlık bastırdığında neredeyse bütün yeniçeriler ayaktaydı ve toplamları seksen kadardı. Orman girişine yani paşanın geleceği noktaya yirmi kadarı düzenli ve görkemli bir şekilde dizilmişlerdi. Aralarında Halil'de bulunuyordu.

 "Paşamız pekte yavaş at sürermiş meğer." diye sessizliği bozdu çerilerden biri, "Kim bilir belki de pederi merhum Mehmed Paşa kadar yaman değildir ha?" Ağaçların arasından hafif bir çıtırdı geldi Halil'in kulağına. "Öyle demeyin ağalar, hünkarımız itimat ettiyse vardır bir hikmeti." dedi bir diğeri, bu sırada Halil meşalesiyle büyük çam ağaçlarına doğru yürümeye başladı. Nizamlarından sual olmayan bir kaç yeniçeri dışında hepsi muhabbete dahil olmuştu.

 Küçük bir çıtırdı daha işitti Halil. Ardından da bir hırıltı. Koca ağaçlardan birinin yanına varıp meşaleyi ağaçların arasından içeri soktu. Hırıltının arkası dönük kambur bir çocuktan geldiğini fark etti. Halil "Çocuk!" diye seslendi hafiften. Birden hırıltı yükseldi ve yüzü yanmış kısa saçlı bir çocuk ona döndü. "Allah!" diye haykırdı Halil. Çocuk onun üzerine koşup bacağından bir ısırık aldı.

 Halil onu iteleyip kurtuldu. Bu sırada muhabbete dalmış yeniçeriler neler olduğunu anlamak için Halil'e doğru yöneldiler. Tam bu sırada onlarca hırıltı sesi beliriverdi. Karanlığın içerisinden ateşlere doğru yürüyen bedenler. "BASKIN" diye haykırdı Halil. Tüm kılıçlar çekildi kınlarından, hep bir ağızdan bağırdılar "BASKIN!" diye çeriler. Ancak çok geçmeden, çocuğun arkasından yüzlerce mahluk belirmeye başladı. İçlerinden biri Halil'in üzerine doğru süratle koştu ancak kellesinin yerinden şemşir tarafından uçurulması da bir o kadar çabuktu. "UYANIN!" Yirmi yeniçeri birbirlerine sırtlarını dayayıp üzerlerine çullanan mahlukları bir bir kesmeye başladılar. Ancak diğerleri için aynısı pek geçerli değildi. Arkalarda bulunan yeniçerilerin çığlık sesleri yükselmeye başladı, turnalar bir bir çadırlarından çıktılar, kimi acemice kendilerine saldıran mahluklara teslim oldu ve boyunlarından bir et parçasını onlara teslim etti. Kimi ise gerçek bir çeri cesaretiyle kendisine saldıran mahluku bertaraf etti. Uçlarda çadırları bulunan turnaların çoğu mahluklar tarafından insafsızca katledildi. Kaçabilenler kampın ortasında çadırı bulunan İbrahim Ağa'ya yöneldiler. Zırhını üzerine yarım yamalak geçirmiş İbrahim Ağa kılıcıyla herkesin etrafında toparlanması için haykırıyordu. Devrilen meşaleler büyümeye meyilli bir yangına sebep verdi.

 Halil, yeniçerilerin kurdukları çember arasından ilk yere devrilen oldu. Yeniçeriler onu aralarına alıp önlerine gelenleri bir bir savuşturmaya devam ettiler. Yere düşen Halil aniden hırıltılarla ayaklanıp sol tarafında kalan Mustafa Ağanın sırtından bir ısırık aldı. Mustafa arkasına dönüp Halil'in karın bölgesinde bir yarık açtı. Ancak Halil devrilmedi, safını bozmuş Mustafa Ağa etraflarını sarmış yüzlerce mahluktan biri tarafından boynundan ısırıldı. Karnın yarık oluşmuş Halil bir bir yeniçerilere saldırmaya başladı, hatlarını bozan yeniçeriler ölene kadar mücadele ettiler ancak her taraflarını sarmış olan mahluklar, her birini canice ısırıp yemeye başladılar. Ön saflarda ki yeniçerilerin düşmesiyle, geriye kalan yüz turna ve on kadar yeniçeri birbirlerine sırtlarını verdiler. Mahluklar sardı etraflarını onlardan sonra ise ateşler, çadırlar teker teker yanıyordu. Turnalardan bir kaçı ısırılıp yere düştü ve saflar arasından dışarı atıldılar.


 Aniden bir boru sesi duyuldu. Yüzlerce tüfek ateşlendi, beraberinde oklar yağdı. Hanzade Ormanının çıkışından kalkanlarını birbirine yanaştırıp bir duvar yapan bin kadar yeniçeri ağaçların arasından belirip bir bir mahlukları katletmeye başladılar. Şafak vaktine kadar merkezlerinde Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın bulunduğu Pay-i Tahttan yola çıkan ordu, mahlukların her birini katledip, İbrahim Ağa ve çevresinde kalan elli kadar turna ve bir kaç yeniçeriyle ulaşmayı başardılar. Hemen yeniçerilerin duvarları arasında bir boşluktan içeri girip Ahmed Paşanın yanı vardılar. Yeniçeriler ise mahlukları katletmeye devam etti. Öğle vakti bir araya getirilip üst üste yığılan leşler ateşe verildi. Merhum yeniçeriler ve turnalar yakıldıktan sonra kemikleri gömüldü ve fatihalar okundu. Ahmed Paşa orduyu hiç dinlendirmeden Sofya yolunda yürümeye devam ettirdi.
   

Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU


 Dostlar yakın bir arkadaşım hikaye olayını duyunca sağolsun bana bir kara kalem resim çizdi. Boş zamanlarında renklendirebilecek varsa buyursun.
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Her bölüme birkaç resim koysan güzel olur

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 Yeni bölüm yarın gelecek... Gecikme için kusura bakmayın.
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...