Konu: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları [KASVET] [FİNAL]  (Okunma sayısı 7644 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU

  1662 Belgrad

    Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın kulağına Anadolu'da ki mahluk kargaşalarına dair bazı fısıltılar geliyordu. Ancak odaklanması gereken nokta bu değil kesinlikle Nemçek kafiriydi. Belgrad'ta toparlanan elli beş bin kadarlık Osmanlı ordusu, Transilvanya Prensi Apafi Mihaly, Moldovya Prensi Eustratie Dabija ve Cengiz zade Ali Paşa'nın destekleriyle yetmiş bine yaklaşmıştı. Yirmi günlük konaklamanın ardından besmelelerle yola çıktı Ahmed Paşanın önderliğinde yeniçeriler, sipahiler, humbaracılar, lağımcılar ve balkan askerleri...


 İstanbul
 
    "Ağalar!" dedi. Orta yaşta, kirli sakallı, kısa saçlı, esmer adam. "Paşa topladı yeniçeriyi gitti sefere. Kapıkulu  ocaklarını boşalttı neredeyse.! Eyvallah sefer yolu kutsaldır. Ancak ya elleri dolu dönmezlerse! O zaman çocuklarımız, hatunlarımız açlıktan bize şikayet etmezler mi?" İçlerinden biri çıkıp "Padişahımız sorunları çözer elbet!" diye haykırdı.

"Öyle mi? Peki kendileri şuan nerededir? Var mı bilen duyan? Av sefasında mı acaba?" dedi adamın gözlerinin içine bakarak. Bağırışları duyan insanlar yavaş yavaş kahvehaneye doğru yönelmeye başladılar. Yönelenlerin arasında şehri korumak için geride bırakılan yeniçeriler de vardı.

 Kimdir bu konuşan adem diye sordu yeniçeri yaşlı adama. "Kendisi hattatlıkla uğraşır. Yanlış hatırlamıyorsam adı Nezih idi. "
 


  Kahvehaneden içeri elleri kılıçlarının sapında beş kadar yeniçeri girdi. Hattat Nezih onları süzdükten sonra konuşmasına ve padişah aleyhinde konuşmasına devam etti. "Ne bağırınıp durusun be adem?" dedi. Yeniçeriler arasından Orhan ağa  en rütbeli olan oydu. "Padişahımızı ararız beyim." dedi. " Siz evvela haddinizi arayın densizler." diye bağırdı. "Ağalar alın şunu!" Orhan Ağa'nın arkasında ki iki yeniçeri hattatın kollarına girip kahvehaneden dışarı çıkarttılar. Kahvehanede ki kalabalık ve meydanda ki insanlarda toparlandı olay yerine. Askerler hattatı diz üstü çökerttiler. Orhan Ağa kılıcını çıkarıp Nezih'in boğazına dayadı. "Tez af dile." dedi.
 "Dilemem!" Orhan Ağa kafasına ona doğru yaklaştırdı. "Af dilemezsen ölürsün!"

"Gerekirse ayaklarını yaladığınız padişah gelsin! O toy ve yeni bitme çocuğun yüzüne tükürüp erkekliğini alırım! Köpeği olmuşsunuz nursuz padişahın!" diye haykırdı Orhan Ağa'nın yüzüne ve tükürdü.

Ayna gibiyi kızıl kıyafetlinin kılıcı,
Parladı göğe doğru yükseldiğinde hancı,
Nizamdan eser kalmamış ver şu şarabı,
Madem yolumuz makber acısız alsın şu içki canımı.

 O gece Nezih'in yoldaşı olarak bilinen Cafer Ağa okudu bu şiiri akan kanlarını gördükten Hattatın, sarhoş kafasıyla.

 Kudüs

  Sultan Mehmed, Suriye, Lüban ve Kürdistan topraklarından yedi bin kadar asker toparlayıp Kudüs'e varmıştı.

     Hava aydınlandığında askerleriyle birlikte yola çıktı Sultan Mehmed. Gazze'ye ordusula birlikte yolda olduklarını haber vermek için bir elçiyle birlikte mektup gönderdi. Kudüs'e ilk vardığında Abdal Mahmud Paşa'ya gönderdiği haberci ise hala geri dönmemişti. Sultanın yola devam ettikçe endişesi artıyordu, Anadolu'da ki gördüğü mahlukları def etmek için büyük bir cesaret ile yola çıkmıştı. Hava kararmaya başladığında Sultan Gazze'ye bir kaç mil kala kamp kurulmasını emretti

    Şafak vakti çadırlar toparlandı. Sultan büyük otağını kurdurmanın gereksiz olduğunu düşündüğü için küçük bir çadırda konaklamıştı. Bir kaç saat içinde hazırlıklar tamamlandı ve askerler yürümeye devam etti başladı. Artık Gazze'nin surları seçiliyordu. Ancak ne bir insan ne de bir canlı seçilebiliyordu. Sulara varmaya üç yüz metre kadar kala, surların tepesinde bir asker büyük beyaz bir bayrak sallamaya başladı. Ordu yürümeye devam edince bir kaç tane daha bayrak yükseldi. Ancak ordu yürümeye devam etti. İki yüz metre kala Gazze'nin kapıları açıldı ve tozu dumana katarak üç tane süvari fazlasıyla hızlı bir şekilde ordunun üzerine sürmeye başladı.

 İki manga asker sultanın önünde iki sıra halinde düzen alıp tüfeklerini gelenlere doğru yönelttiler. "Sultanım!" diye haykırdı ikisini geride bırakıp hızla süren süvari. Sultan Mehmed bu yüzün Abdal Mahmud Paşaya ait olduğunu fark etti. Beyaz saçı ve sakalı dağınık bir şekilde sultanın huzuruna vardı paşa. Sağ elmacık kemiğinden çenesine kadar kan izleri vardı yüzünde. Aynı şekilde ellerinde de vardı.
 
"Neler olur Mahmud Paşa!" diye bağırdı Sultan, paşanın paniğini görünce. "Tez olun hünkarım. Sürün şehre, mahlular varmak üzeredir. Şehrin ön kapısını zorladılar ancak açamayınca yanlara doğru ağır ağır yöneliyorlar. Sizin geleceğinizi bilmiyordum. Uzaktan sancaklarınızı görünce sizin geldiğinizi anladım. Durmanız için bayraklar dalgalandırdım!" Mahmud Paşa çok hızlı titrek sesle konuşuyordu. "Hünka-" Derin bir boru sesi yükseldi şehirden, bu sesi duyduğunda Mahmud Paşanın atı şaha kalktı. Şehrin yan duvarlarından bir kaç mahluk belirmeye başladı. "Sürün hünkarım var gücünüzle şehre doğru. Zamanında geri dönemezsek kapıyı kapamak zorunda kalırlar!"
 
 Sultan Mehmed mahlukların ağır ağır yürüdüğünü fark etti. Şaha kalktı atı sultanın "KOŞUN YAYANLAR VAR GÜCÜNÜZLE! SÜRÜN SÜVARİLER ATLARINIZI EN HIZLI ŞEKİLDE!" Sultan Mehmed atını hızlı bir şekilde şehre sürmeye başladı. Gerisinde ki süvariler ve piyadeler var güçleriyle ilerlediler. Sultan Mehmed, Mahmud Paşa ve süvarilerin çoğu şehrin kapısına varmıştı. Sultan süvarilerin içeri girmesini emretti. Bu sırada surların üzerinde ki okçular Sultanın ordusuna yaklaşan mahlukları vurmaya çalışıyordu. "Mahmud Paşa içeri gir!" dedi Sultan Mehmed. Piyadeler artık kapıya ulaşmıştı. Ancak büyük bir kargaşa baş gösterdi. Kapı önünde yığılma oldu. Mahlukla yaklaştıkça izdiham artıyordu. Sultan Mehmed düzeni sağlayamamıştı.

 Tekrardan uzun bir boru sesi duyuldu. Askerlerin çoğu izdihamı durdurdu. "ASKER DÜZEN AL!" diye haykırdı sultan. Mahluklar kapılara fazlasıyla yaklaşmıştı. Ordunun gerisinden gelen kervana ise mahlukların saldırısına çoktan uğramıştı. Askerler kapı çevresinde kare bir düzen aldılar ve namlularını mahluklara yönelttiler. İlk ateş kervandan kopup süratle askerlerin üzerine koşturan deveye edildi. İki sıra halinde kurulan karenin içinde ki piyadeler hızlı ve düzenli bir şekilde şehre giriş yapmaya başladı. Mahmud Paşa surlar üzerinde yerini almış okçularına emirler yağdırıyordu.

"Ateşleyin tüfekleri!" diye haykırdı Sultan. Mahluklar yaklaşmıştı ve sayıları fazlasıyla artmıştı. En az yirmi saf halinde yüz metrelik alanı askerlerin her bir yanından kuşatmışlardı.

 Tüfeklerin ateşlenmesiyle az sayıda mahluk yere yığıldı. İkinci asker safı ateşledi bu sefer. Daha fazlası yere yığıldı. Atıyla merkezde bulunan sultan işaret verdi. İkinci saf hızlı bir şekilde birinci saf ise ağır ağır arkaya doğru yürüyerek kareyi daraltıp şehre girmeye başladılar. Mahluklar iyice yaklaştığında düzen bozulmadan kılıçlar çekildi.

 Ve göğüs göğüse mücadele başladı. Sultan şehre girdi ve bin kadar askeri şehre girmeye çalışıyordu. Ancak askerlerin arasından şehre mahluklar girmeye başladı. Bir bir katledilselerde giren mahluk sayısı artmaya başladığında, sultan kapıların kapanması emrini verdi. Son anda bir kaç asker daha girebildi kapının arasından. Dışarıda kalan bine yakın askerin çığlıkları yükselmeye başladı. Sırtlarını Gazze şehrinin kapılarına dayamış, ölümüne mücadele verdiler ve bir bir, ağır ağır yitip gittiler...
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Fear the walking dead gibi 6. Bölümde sezon finali mi yapılır  tebessum*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Fear the walking dead gibi 6. Bölümde sezon finali mi yapılır  tebessum*
 

   tebessum* tebessum*  Orası öyle. Ancak forumda ki hareketsizliği gidermeye katkım olsun diye yarım bıraktığım Zollern Evlatlarına devam etmek istedim. Tesadüftür ki şu sıralar yeni meşguliyetlerim ve üşengeçliğim fazlasıyla üstüme geldi.  tebessum* Yirmi gün kadar sonra yeni sezona başlamayı umuyorum.   
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı SaykorHan

  • Level 14
  • İleti: 6108
  • Legendary Commander
Çok orijinal ya harbiden güzel olmuş. Gelecek sezonu heyecanla bekliyorum.
Geçmişe mazi derler.
Ulaşmak isteyen varsa
https://www.facebook.com/groups/147978415832440/

burada beni bulabilirsiniz.

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 
II. Sezon I. Bölüm "Geride Kalan Sözler"

  (Okurken tavsiye ederim. :D )



     Küçük bir baş ağrısı ve alnım ile boğazımda ki yanığı son iki dakika içerisinde daha fazla umursamaya başlamıştım. Üşüyordum... Doktor bunun sebebinin aniden ateşimin çıkmasına bağladı. Yaralarımın bir yandan yandığını hissedip aynı anda üşümek, gerçekten güzel bir his... Karıncalar dört bir yanımı işgal etmişti sanki, ancak ısırıkları karıncalardan öteydi. Her bir hücremde acı hissetmeye başladım. Ardından bacaklarımı hareket ettiremez oldum, çünkü hissizleşmişlerdi. Ve gerçekten normal acılardan öte bir şeydi. Hissizlik vücuduma yükseldikçe sıcaklıkta bir o kadar artıyordu. Aç karnımın gurultusu dinmişti. Kalbime doğru ilerleyip yılan gibi ısıran onlarca karınca gibi... artık sağ elim hissizleşti. Zor yazabiliyorum. Karıncalar kalbimde. İçimde büyük ve fazlasıyla hoş bir sıcaklık var. Karıncaların ilerleyişi durmuş gibiydi, ancak onların yerine vücudumun her yerinde sıcak sıvılar hareket ediyor. Boğazımda yaramı kapatan bez parçası içimden akan sıvıyı durduramıyordu. Oluk oluk kan çıkmaya başladı. Sıcak ve boğaz yakan bir tat bıraktı ağzımda. Göz yaşlarım sanki kırmızı akıyordu, hani nasıl üzüldüğünde gözlerin dolarda bir bulanıklık oluşur, işte benim ki kırmızısıydı.

   1663 Kudüs, Mahluklar tarafından şehrin kuşatılmasından 1 ay sonra...

            "Hünkarım, saldırıya uğrayan Nakibü'l Eşraf'tan Seyyid Hacı Ali'nin son kez kaleme aldığı sözcükler bunlardır. Bu parşömene son kez baktı ve elinden yere düşürdü. Küçük bir titreme krizine girdi. Krizin ardından sessizce küçük küçük nefes alıp verdi." "Ah maşuk..." deyip otuz iki beyaz dişini gösterip güldü. " Bilir misin hekim?" diye devam etti sözlerine.

 "Rüyamda yeşilliğin içinde ak bir gölge belirdi. Gölge birden ayaklanıp karşımda durdu ve çok güzel bir surete büründü... Unutmasın hünkarlar atalarının yuvalarını, nice atlar koştu vakti zamanında o diyarlarda... Unutmasın paşalar mevlevilerin dergahlarını... Unutmasınlar beyzadeler, Acemlerin şakıyan dillerini... Derler ya Şems'siz Mevlana, Mevlana'sız Şems olmaz... Her daim hatırlayın Maşuk'u..."

   "Dedi ve gözlerini yumdu hünkarım. Mahluklardan biri gibi olmaması için merhumu yakmak zorunda kaldık. Geride kalan küllerini ve kemik parçalarını ise Kahire'nin mezarlığına gömdük." Abdal Mahmud Paşa'nın baş hekimi Nasuh lafını bitirdikten sonra Sultan Mehmed'in huzurundan ayrıldı. Ardından hizmetliler odaya girerek tükenmek üzere olan mumları değiştirip çekildiler. Kudüs valisi Abdullah Paşa'nın odasında sadece, Mahmud Paşa, Sultan Mehmed ve Abdullah Paşa kalmıştı.
 
   Sultan artık tükenmekte olan ve ikmal hatları mahluklar tarafından kesilmiş Kudüs şehrinin, eski kuyularının diplerinden çıkarılıp sürahiye doldurulan sudan bir yudum daha aldı. Nasuh Hekim'in son söylediklerini not aldığı kağıdı incelemeye başlayıp sessizce tekrar etti. "...Acemlerin şakıyan dillerini..." Ne demek istemiş acaba Seyyid Ali, fikir yürütün paşalar.

  1663 Szentgotthárd, Balkanlar

      Karşılıklı takipleşmenin ardından iki tarafta savaş düzeni aldı. Raab nehrinin doğu şeridinde Osmanlı konuşlandı batı şeridinde ise İtalyan Mareşal Raimondo Montecuccoli emrinde ki birleşik ordular konuşlandı. Gece vaktiyle birlikte, köprü istihkamına başlayan birleşik ordu Osmanlı topçuları tarafından püskürtülüp orman içlerine çekilmeye zorlandılar. Birleşik ordu orman ve nehir sınırına kadar ilerleyip tekrar konuşlanıp Osmanlı'yı beklemeye koyuldular. Sonra ki gece Fazıl Ahmed Paşa'nın emriyle yağmur çamur dinlenilmeden inşa edilen küçük ancak sağlam köprüden Kaplan Paşa komutasında ilk birlikler geçmeye başladılar. Küçük birliğin geçişi tamamlandığı gibi Fransız General Chateauneuf'un emrinde kalabalık asker topluluğu Osmanlı birimleri üzerine çullandılar, ancak sert kayaya çarparak sağlam bir darbe yiyerek General Chateauneuf'un kellesini geride bırakarak çekilmek zorunda kaldılar. Lakin bu saldırı geçişi fazlasıyla aksattı.
 
   Yağmurun geride bıraktığı çamur deryası üzerine kurulu köprüden Boşnak İsmail Paşa emrindeki altı yüz kadarlık atlı ve piyade birliği yoğun çabalar sonucu dağılmadan geçiş yaptılar. Önce ki gibi geçiş yapıldığı gibi yoğun bir saldırı başladı. Bu sefer Osmanlı ordusu düşmanı yararak ilerlemeye başladı.

  Yeni birlikler geçiş için hazırlanıyordu ki, Ahmet Paşa durma emri verdi. Karşı kıyıda ki hareketliliğin ve karmaşanın sadece askerlere ait olmadığını fark etmişti. "Topları hazırlayın." dedi Ahmet Paşa panik içerisinde yaverine. "Paşam şu halde topları kullanmak düşmandan çok bize zarar verir."

   "Ne diyorsam onu yap!"  Ahmet Paşanın bu sert ikazı sonucu yaver harekete geçip otuz topun yarısını, ağaçların arasından zorlanarak kıyıya doğru ilerletmeye başladı. "Paşam! Karşı kıyıdaki kafir ne eder öyle!" Askerlerden biri karşı kıyıdaki ölmüş yeniçerinin üzerine oturup iştahla etlerini yiyen mahluku gördükten sonra fazlasıyla paniğe kapılmıştı.

    Boşnak İsmail Paşa ve askerleri yıldırım gibi düşmana çarpıp General'in çadırına kadar ulaşmışlardı. Ancak hiçbir takviye alınamamış ve birlikler fazlasıyla yorulmaya başlamıştı. Sonunda İsmail Paşa da bir gariplikler olduğunun farkındaydı, karşısına çıkan herkese şemşirini sallayıp yıkıp geçiyordu. Ancak kılıcını son indirdiği adamın yüzünü kafasında canlandırmaya çalışıyordu. Birden atı şaha kalktı ve önünde ki yüzü yara bere içinde ki adama sağlam bir çifte indirdi. Yere düşen adam tekrar ayaklandı. Bu sırada İsmail Paşanın atı huzursuzlanıp sağa sola manevralar yapıyordu. Ancak her bir tarafta büyük bir kargaşa ve savaşan askerlerin çığlıkları vardı. At tekrar şaha kalktı, çünkü sağ boynundan ısırılmıştı.

   Yere düşen İsmail Paşa ayağa kalktı. Arkasından saldıran Nemçek askerinin göğsünde büyük bir yarık açtı. Ardından atına doğru döndü ve atının üzerine çullanıp ısırmaya başlayan adamı gördü. "Höst bre Nemçek!" diye haykırdı ve adamın sırtına sağlam bir darbe indirdi. Lakin adam yere yığılmak yerine ayağa kalktı ve yüzünü görüp dehşete düşen İsmail paşaya doğru atıldı.

   İsmail Paşa kıvrak bir hareketle mahlukun kellesini aldı. Yere düşen mahluk kafasına doğru yöneldi onu incelemeye başladı. Arkasından koşarak gelip süngüsünü saplamaya çalışan Fransız askerini savuşturdu ve kılıcını karnına sapladı ve sağ baldırından bir tüfek mermisi yedi. Sendeledikten sonra ayağa kalktı ve etrafına bakındı. Üzerine saldıran bir askeri daha def etti ancak bu sefer göğsünden bir süngü darbesi aldı ve yere yığıldı.

   Osmanlı piyadeleri artık tükenmişti. Geriye kalan süvariler ise canla başla mücadeleye devam ediyorlardı. Tam bu sırada Osmanlı cenahlarından top atışı başladı. Ağaçların aralarından fırlayan güller ilk küçük köprüyü yıktı. Ardından Birleşik ordu vurulmaya başladı. Zafer çığlıklarıyla geri çekilmeye başladıkları sırada, tüm askerlerin Osmanlı hatlarına doğru çarpışarak çekildikleri görüldü. "ATEŞ KES!" diye haykırdı Ahmed Paşa.

  Yerde ölü sanılan bazı yeniçeriler ayaklandı ve askerlere arkadan saldırıp onları ısırmaya başladılar. "ATEŞ!" diye haykırdı bu sefer Ahmed Paşa. Eğer düşman askerleri mahluklar tarafından yok edilip sayılarını arttırmaya başlarlarsa güçlü bir ordudan daha tehlikeli olabilirlerdi.
 
  Çoğu askeri ısırıp hastalık kaptıran mahluklar Osmanlı cenahlarına doğru yöneldiler. Ahmed Paşa tüfekçiler yerine okçuları öne safa çıkarttı. "Kafalarına nişan alın aslanlar! ÇEEEK, BIRAK!" ağaçların aralarından oklar fırlarken mahluklar yükselmiş nehre ulaştılar. Ahmed Paşa bütün topçuların geri çekilmesini işaret etti. Topçular güvenli bir şekilde saflara alındıktan sonra kıyıda ki okçular ve piyadeler de geri çekilmeye başladı ve yeni feth edilen Zerinvar'a yol aldılar.


    Szentgotthárd Birleşik Ordu Kampı
   

      Askerlerin çoğu Raimondo Montecuccoli'yi takip ederek Avusturya topraklarına, geride altmış kaliteli top ve yirmi bin mahluk bırakarak çekilmişlerdi.

   
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı lasthdeath

  • Level 10
  • İleti: 1650
  • Family, Duty, Honor
sezon finali kısa sürmüş :D

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
sezon finali kısa sürmüş :D

 Hocam başlığı değiştirmeyi unuttum. :D Yeni sezona başlangıç bu :D
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı lasthdeath

  • Level 10
  • İleti: 1650
  • Family, Duty, Honor
yok yanlış anladın :D
diyorum ki sezon aran kısa sürmüş :D

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
yok yanlış anladın :D
diyorum ki sezon aran kısa sürmüş :D

 :D :D Anladım şimdi... Ne diyim daha fazla sabırsızlanmanızı istemedim. :D
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
güzel olmuş, bu kez diğer hikaye mi sezon finali yaptı  tebessum*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 :)  Yok beraber götürmeye çalışıyorum. :D
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
Şener Şen in meslekleri karıştırdığı gibi sen de hikayeleri karıştırma sonra  tebessum*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 :D Valla yapmış bile olabilirim. Yazarken kafamda sürekli dediğin gibi karıştırma mevzusu var. Aynı dönemlere hitap ediyor birde... :D
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Kudüs Sokağı



      Amsterdam ve Londra Doğu sömürgelerine dair acil toplantı kararı almışlardı. Doğu Hindistan damgalı bir İngiliz ve Güney Afrika damgalı iki Hollanda ticaret gemisi Manş Denizine girdikleri anda hastalığı beraberlerinde getirmişlerdi.

     Kısa süre önce Britanya kıyılarındaki yoğun mahluk saldırıları limanları abluka altına almayı gerektirdi. Her ne kadar Britanya ikazının ardından Birleşik Eyaletler Amsterdam Filosu, limanları kapatıp serseri bir şekilde üstlerine gelen iki ticaret gemisini kısa süreli yaylım atışı ile batırmış olsa da, serinlemek için Amsterdam kanallarına giren çocukların hastalanıp saldırganlaşması engellenemedi.

    İber Yarım Adasında ise İspanyol desteği ile, iki savaş ve yirmi ticaret gemisinden fırlayıp Lizbon'a kadar yayılmış  mahluklarla savaşan ve sömürgeleri ile bağlantısı kopmuş bir Portekiz bulunuyordu.

   Padişahtan haber alamayan Merzifonlu Pay-i Tahtta ki isyan sebeplerini bir bir ortadan kaldırmaya çalışıp, padişah adına huzura kabul ettiği İspanyol elçisinin ricaları üzerine... İki kalyon, altı brik ve on sağlam kadırgadan oluşan on sekiz parçalık Osmanlı filosunu Cebeli Tarık Boğazının asayişi için göndermişti.

  Cezayir ve Tunus'a gerekli ikaz notaları gönderilmişti. Fransız, İtalyan, İspanyol, İngiliz ve Avusturya ticaret gemilerinin de içinde bulunduğu kırk geminin otuz sekizi serbest bırakılmış ikisi mahluk tehlikesine karşın batırılmıştı.

  Fas Kralının yoğun ısrarları sonucunda, mahlukları asayiş altına almak için toparlanan Birleşik Avrupa ordularına ise beş yüz sipahi, yüz yeniçeri ve iki yıllık maaşları peşin verilmiş dört yüz Sekban askeriyle birlikte toplam bin asker gönderilmişti.


   Kudüs

    Kapı önünde yığılmış ve mahluklar tarafından ısırılmış, Sultan Mehmed'in ordusunun askerlerinin de mahluklar arasına katılmasıyla şehir kapılarında küçük yarıklar oluşmaya başlamıştı. Batıda ki ve Bağdat sınırlarında ki savaş hazırlıkları sebebiyle Kudüs'te gayet kıt miktarda mühimmat vardı. Yiyecekler azalmıştı ve Kudüs'ün yeni yemek kaynakları sultanın arkasında, mahluk saldırısına uğramış kervanda bulunuyordu. Meçhul olan şey, kervandaki erzaklara hastalık bulaşıp bulaşmamasıydı.

   Sultan Mehmed her gün insanların arasına çıkıp onlara moral verme geleneğini bugünde devam ettiriyordu. Tırnaklanan ve tahrip edilen Kudüs kapılarının arkasında ki, açlıktan ve susuzluktan ağlayan bebeklerin sesleri, mahlukları büyük ihtimalle daha da iştahlandırıyordu.

   "Sultanım bugün ki sayımlara göre, en az miktarda tüketildiği taktirde Kudüs'ün erzak bakımından dayanabilme süresi dört gündür!" dedi Abdal Mahmud Paşa, titreyen elleriyle ve uykusuzluktan şişip, kanlanmış gözleriyle elinde ki kirli parşömeni incelerken...

   "Dört gün mü? ... Bu şehir kutsaldır paşa! Bu şehri daha kutsal yapan şey ise insanlarıdır." dedi Sultan Mehmed, yerde oturup küçük yontma oyuncağı ile oynayan kız çocuğunun başını severken. "Geride kalan iki atımı kesin Mahmud Paşa, hayvancağızlar yakında açlıktan ölecekler... Mundar olmalarına lüzum yok. Ayrıca sokakta ki bütün hayvanları da bir ahırda toparlayın..." diye sessizce ekledi.

  "Emredersiniz... Lakin bizim arkamızdan gelen ve mahluk saldırısına uğrayan kervanda yirmi günlük yiyecek ve içecek olduğuna dair surların üzerindeki nöbetçilerden rapor aldık."
 
   " O kervanlar aramızda on bine yakın mahluk var paşa!" dedi sultan, konağa geri dönmek üzere yirmi kadar muhafızını koruması için ayırdığı Mescidi Aksa'nın iki blok ötesinde ki sokaktan sağa doğru saptı.  "Ancak hünkarım... Geri kalan askerlerimizle sağlam bir yarma harekatı yapıp, mahlukların arasında bir koridor açabilirsek... Bunu başarabiliriz!" Mahmud Paşa bunları söylerken dar ve havasız sokağı yarılamışlardı. Tam bu sırada önlerini on kişilik silahlı bir grup kesti. Sultanı takip eden sekiz muhafızı hemen onun önüne geçip geldikleri yoldan geri götürmeye hazırlanıyorlardı ki, bir on kişilik grupta sokağın arka tarafından belirdi.

   Muhafızlar dörder dörder ayrılıp sultanı iki taraftan çembere aldılar. Ön tarafı koruyan dört muhafızdan ikisi ön saf belirleyip tüfekleriyle saldırganlara karşı mevzilendiler. Arkalarında ki ikili ise kılıçlarını çektiler. "Ne istersiniz?" dedi Sultan. "Açız ve bizi aç bırakanın canını isteriz!" diye araya girdi saldırganların en önünde yürüyen.

  "Allah sizi sınar gafiller, nimet esirgemek benim kudretim de midir?" Sultan panik ve soğukkanlılık arasında son kelimesini kurduğunda...  "Pay-i Tahtın güzel yemeklerini boğazından esirgemezsin sen! Bu aç gözlülüğün yetmezmiş gibi birde yüce Allah'ın adını ağzına alırsın!" diyerek arka taraftan gelen saldırgan elindeki bıçağıyla sultana doğru atıldı. Ancak aynı hızla ateşlenen tüfek tarafından geri püskürtüldü. Diğer üç tüfekte ateşlendi, ancak geride on altı kadar saldırgan kalmıştı. Bulundukları sokak dardı ve burada sayı üstünlüğü gayet önemliydi. Çünkü hareket ve manevra avantajı hiç yoktu.

    Sultan ve Mahmud Paşa kılıçlarını çektiler. Tüfekçiler nizamlı bir şekilde geriye iki adım atıp kılıçların arkasından hançerlerini çekip, duvar gibi mevzilendiler ve canla başla mücadele başladı. Kısa süre sonra arka tarafa yeni saldırganlara katılanlar olmuştu. Arka taraftaki iki muhafız peşlerinde üç kadar saldırgan götürüp yere yığılmışlardı. Tam bu sırada Mahmud Paşa bir boru üfledi ve arka taraftaki muhafızların yanında mücadeleye katıldı. Yaşlanmış olmasına rağmen kaç genci cebinden çıkarırdı kim bilir... Ön muhafızlar ise diğerlerine nazaran daha iyi bir savunma gerçekleştirmişlerdi. Ancak onlarda çözülüyordu...

   Arka muhafızların biri daha düşünce, Mahmud Paşa bir muhafızla yan yana kalmıştı ve yedi kadar saldırganla mücadele veriyorlardı. Bu sefer sultanda celallenip, paşanın yanına varıp çatışmaya katıldı. Sultanın gelmesiyle arka tarafta ki saldırgan sayısı dörde düştü lakin saldırganlara yardıma gelen iki tüfekçinin silahlarını ateşlemesiyle, son muhafız bacağından vururalarak sendeledi ve kendisini sultanın arkasına doğru attı. Mahmud Paşa ise göğsünden aldığı darbeyle kanlar içinde yere yığıldı. Sultan üç saldırganla mücadele ederken ön muhafızlar geri çekilerek sultanın yanına vardılar. Bir kaç dakikalık karmaşadan sonra Sultan Mehmed, dizinin biraz üstünden aldığı kesikle bir başına kaldı. Saldırganlar sultanın çevresini sardılar ve içlerinden biri kara urganı kuşağından çıkardı... Sultan sırt üstü geri sürünmeye çalışırken, saldırgan kara urganı doladı boyna... Urganı tüm gücüyle sıkmaya başladığı sultan onu üzerinden atmayı başardı. Ancak bu sefer sultan boşluğundan sağlam bir tekme yedi ve elleri, bacakları saldırganlar tarafından kavrandı... Saldırgan tekrar kara urganı doladı ve sıkmaya başladı.

   Sultanın gözü bir kaç küçük hırıltı eşliğin kararmaya başlamıştı. Kısa hayatını hayal etti, mutlu günlerini... Şu yağlı urganın karanlığı gibi kasvetli günlerini hatırlamak istemiyordu. Eğik başını son kez kaldırdı göğe doğru ve yağmur bulutlarının ilk küçük damlası köprülü burnuna düştü. Hafiften bir şeyler mırıldanırken seyrek ve yankılı bir tüfek sesi işitti. Derin bir nefes alabildi sultan. Kafesinden kurtulmuş ve özgür kalmış bir kuş gibiydi. Kudüs'ün ter, kan ve kötülük kokularını filtreledi aklından ve öyle aldı derin bir nefesi. İki şehir muhafızı yetişmişti sultanın yardımına. Geride kalan dokuz saldırgan üstlerine çullandı onların ve beş kişi elleri daha da kanlı bir şekilde geri dönebildiler. Tam kara urgan tekrar dolanacaktı ki sultana bu sefer sokağın iki tarafından Mescid-i Aksa'nın muhafızları çullandılar sokağa... Çünkü Mahmud Paşanın borusunu tanıyorlardı. Ancak bu kadar gecikmelerinin sebebi sultana yardım gitmesini engelleyen halktı. Planlı bir saldırı olduğu hiçbirinin aklına gelmezdi... Saldırganlardan biri sultana hamle etti ve az daha sultanı midesinden yaralayacaktı ki, muhafız onun kafasında güzel bir delik açmayı başardı. Lakin sultan küçük bir çizik almaktan kurtulamadı.


-----
 
   
 
« Son Düzenleme: 17 Şubat 2016, 22:43:51 Gönderen: EralpUslu »
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 Edit : Malum okul var bölümler biraz gecikebiliyor :)
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
sık yazmaya gerek yok zaten,hepsini harcama  kirp*

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
Ynt: [Hikaye] Osmanlı Hortlakları [Belh] [II. Sezon III. Bölüm]
« Yanıtla #37 : 25 Şubat 2016, 19:09:13 »
                     
Belh


    Sultan Mehmed askerlerin yardımıyla hemen ayağa kalktı ve Mahmud Paşa'nın yanına koştu. Paşanın kahverengi kaftanı kanlarla boyanmıştı. Bu sırada altı yüz Osmanlı askeri bölgeyi abluka altına almıştı ve daha fazlası kışlalarından ayrılıp şehirde baskıcı ve sert bir şekilde asayişi sağlamıştı.

  "Mahmud Paşayı yüklenin!" diye bağırdı Sultan... Altı asker paşayı bacaklarından ve omuzlarından kaldırıp konağa doğru yoğun koruma eşliğinde saraya doğru taşımaya başladılar.  Sultan Mescid-i Aksa muhafızlarının komutanı olan Cesur Ağa'nın yakasına yapıştı. "Neden geç kaldınız?" Cesur Ağa irkilerek " Hünkarım, Mahmud Paşa'nın borusunu duyar duymaz aslanlarımla birlikte size yetişmek için kılıçlarımızı çektik... Lakin Kudüs halkı önümüze çıktı. İçlerinden bazıları hançerlerini çekip üzerimize saldırdılar, pek çoğu ise hakaretlerle ve bir kaç küçük taş parçası atarak bizi engellediler... Ve beş kişiyi ağır yaralamak zorunda kaldık."

   Sultan Mehmed şaşkın bir şekilde ellerini Cesur Ağa'nın yakasından çekip Mahmud Paşayı taşıyan grubun arkasına katıldı. Beş dakika sonunda saray kapıları açıldı ve Paşa sıhhiye bölümüne götürüldü. Uzun ve insan boyutlarının üzerinde ki mermerin üzerindeki sedire yatırıldı. Hekimler paşanın kıyafetlerini çıkartıp ilk iş şarapnel parçalarını çıkarmaya çalıştılar ancak Mahmud Paşanın nabzı çoktan durmuştu...


  İstanbul

     Mustafa Paşa'nın, kubbe vezirleri ve Kaptan-ı Derya ile toplantısını içeri paldır küldür giren muhafız kesmişti.  "Paşam! Sultan Mehmed Han hazretlerinden haber geldi." dedi muhafız nefes nefese paşaya mühürlü rulo yapılmış parşömeni uzatırken. Merzifonlu telaşlı telaşlı bozdu mührü... Sultan Mehmed'ten haber gelmeyeli uzun süre geçmişti. Sultan Mehmed onlarca ulağını Kudüs'ün durumunundan Başkenti haberdar etmek için gecenin ıssızlığında göndermişti. ve devletin yönetiminin paşalarda olduğunun kimse farkında değildi.  Bir çok eyalette baş gösteren illet hastalıklar yüzünden kimse canından başka bir şey düşünemiyordu. Ayrıca Kapıkulu Ocaklarından yüz yeniçerinin ve beş yüz sipahinin de gönderilmesi üzerine küçük çaplı isyanlardan başka hiçbir hareketlilik baş göstermiyordu.

        " Pay-i Tahttan ayrılalı bir yıl kadar oldu. Küçük çaplı badirelerin ardından Şehr-i Kudüs'te ki garnizonum ile dinlenmekteydim. Ancak şehir sayısı on bini aşmış mahluk tarafından kuşatıldı. Doğu eyaletlerinin güvenliğini sağlamak için ve Kudüs kuşatmasının kaldırılması için, Köprülü Ahmed Paşa ve emrinde ki Osmanlı ordusunun Batı Cephesinde ki saldırılara son verip bizlere yardım etmesini emrediyorum.

     Sultan Mehmed, "


       
 Kudüs, Al-i Selim Kahvehanesi.

        Yaşanan olayların ardından insanların büyük kısmı , bir nevi halk meclisine dönmüş Al-i Selim kahvehanesinde toplanmışlardı. Özellikle Sultan Mehmed'e yapılan saldırının başarısızlıkla sonuçlanması ve saldırganlarla birlikte halktan beş kadar insanın ölmesi kendilerini iyice kızdırıp hararetlendirmişlerdi. İçlerinden Hüseyin isimli başkan seçilen bir adam öne çıktı.
 
              "Dinleyin Ahali!" dedi elini havaya kaldırarak. "Sultan Mehmed bugün ölümden kurtuldu. Tüm bu ikazlarımıza rağmen karnımız hala aç ve bize, sarayında ki o büyük kilerinden bir parça ekmek alamaz olduk. Sultan Mehmed bizle alay eder! Allah Kuran-ı Kerim'de yardımlaşmayı öğütlemiştir ahali! Lakin bu bencil padişahın yardım etmediği yetmezmiş gibi birde şu mübarek şehre binlerce mahlukatı musallat etti! Her şey o padişahın gelmesiyle başlamadı mı? Ey ahali size sorarım! Bu padişah geldikten sonra mahlukları şehrimizi kuşatmadı mı? Bu sultan geldikten sonra açlıktan kırılmadık mı?

         Hüseyin'in hararetli konuşması, aç ve zor durumda olan insanları iyice galayana getirmişti. "EVEEET!" diye bağırdılar hep bir ağızdan.

  "O halde alın toparlanın ahali! Gidelim hal edelim şu padişahı. Çıkaralım o konaktanda doyuralım karnımızı!"

 
   Kudüs Konağı

          Sultan Mehmed, Mahmud Paşa'nın cesedinin yıkanıp temizlenmesini bizzat kendisi gerçekleştirdi. Planlara göre yarın ikindi vakti kendisi defin edilecekti. Sultan paşayı temizledikten sonra Gasılhaneden dışarı doğru yöneldi.

             Bir asker önünü kesti. "Sultanım, rahmetli paşamızın cebinden bu küçük kağıt parçası çıktı" dedi ve sultanın huzurundan çekildi.

            " Rüyamda yeşilliğin içinde ak bir gölge belirdi. Gölge birden ayaklanıp karşımda durdu ve çok güzel bir surete büründü... Unutmasın hünkarlar atalarının yuvalarını, nice atlar koştu vakti zamanında o diyarlarda... Unutmasın paşalar mevlevilerin dergahlarını... Unutmasınlar beyzadeler, Acemlerin şakıyan dillerini... Derler ya Şems'siz Mevlana, Mevlana'sız Şems olmaz... Her daim hatırlayın Maşuk'u..."

     Yazılıydı. Ve kağıdın üzerinde ki bazı kelimelerin altı çizilmişti ve kelimeler hakkında notlar alınmıştı. Mahmud Paşa büyük ihtimalle Seyid Hacı Ali'nin son sözlerini yorumlamıştı.

            " Rüyamda doğunun içinde güneye bakan bir gölge vardı. Güney ayaklanırsa..."

      Sultanın gözleri parlamıştı. Aceleyle odasına koşar adımlarla vardı. Çekmecesindeki büyük dünya haritasını masasının üzerinde serdi ve eline bir kalem aldı. Bir yandan notlara bakarken diğer yandan da haritada işaretlemeler yapıyordu.

              "Metin Farsça! HAHA! Kesinlikle Farsça" diye haykırdı Sultan. "Acemlerin şakıyan dilleri... Evet! Acemler Farsça konuşur!" Sultan haykırıyordu adeta. "Yeşilliğe doğu dersek..." Bir işaret kondurdu haritaya. " Ak'a da güney desek..." bir işaret daha. " Atalarımın diyarı Asya'dır. Derin bozkırlarda sürmüşlerdi atlarını..." Sultan fazlasıyla şaşkındı. " Mevlevilerin dergahı?" diye düşündü sultan kendisine onlarca soru sorarken. "Asya'nın güneyi ve Acem diyarı... Mevlana Belh bölgesinde dünyaya geldi!... Haha kesinlikle... Kesinlikle Belh... Şehr-i Belh'tir bizim tedavimiz. "

   Sultan gayet hevesli bir şekilde balkonuna doğru yöneldi. Ancak tam bu sırada hemen yanına büyük bir taş parçası düştü. Kudüs halkıyla askerler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti.
         
             

               

         
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...

Çevrimdışı wonderful004

  • Level 11
  • İleti: 2894
 kirp* güzel

Çevrimdışı EralpUslu

  • Level 5
  • İleti: 114
  • EralpU
 
İsyan



        Askerlerin hayati bir durum olmadığı takdirde silahlarını kullanmaları yasaklanmıştı. Yoğun kalabalık ve çatışma sesleri zaman geçtikçe dahada artıyordu. Kudüs'ün insanları bazen dinginleşiyor bazende aniden galeyana gelip, askerlerin saflarını zorluyordu.  Yirmi bin kişi aç köpekler gibi Sultanlarını paramparça etmeye hazırdı. Karınlarında ki açlık, kulaklarını, bilinçlerini ve mantıklarının önüne geçip, onları sadece yemek isteyen yaratıklara döndürmüştü.

         "DESTUUUUR!" diye haykırdı Sultanın silahtarı, bütün isyan seslerini bastırarak. Halk ve askerler pür dikkat kesildiler. Ağır meşeden yapılma yıpranmış konağın kapılarının arkasındaki tahkimler kaldırıldı. Derin bir gürültüyle açıldı kapı. Tüm ahali, yaşlı kapıların ardından genç ve diri bir avcı padişah bekliyordu. Ancak öyle değildi. Yorgun, sıkıntılı ve enerjisi tükenmiş toy bir han beliriverdi. Uzamış ve bakımsız sakalları sultanın güzelliğini örseliyordu, hafif var olan göbeği gayet erimiş ve yanaklarının küçük tombulluğu yok olmuştu. Herkes gibi o da açlıktan şikayetçiydi, paslı zırhı ve sıyırıklarla dolu miğferinin görüntüsü sultanı aciz biri olarak gösterip halkı daha fazla galeyana getirmeye başlamıştı.

   Sultan konağın uzun ve karamaya başlamış taş basamaklarından ağır ağır inmeye başladı. "Açız sultanım!" diye bir adamın sesi yükseldi. "Çocuklarımın günahı ne? - Ne olur biraz da bize yemek verseniz? - Yetmedi mi aç karnınızı daha fazla doyurduğunuz?" Onlarca soru aynı anda delip geçmişti kulakları. Bu sırada halkın arasından bir cemaat belirdi. Boynunda haç olan bir rahip, başlarında takkeleri bulunan hahamlar tarafından çevrelenmişti. Onların etrafında ise Yahudi ve Hristiyan hacılar vardı. Kudüs halkını ışık gibi yarıp geçtiler ve muhafızların ilk tahkimlerine vardılar. Tüm insanlar onları izliyordu ve amaçlarının ne olduğunu merak ediyorlardı. Üç yüz kadar yahudi, altı yüz kadarda Hristiyan vardı.  "Sultan Mehmed hazretleri !" dedi yüksek sesle Rahip. Derme çatma bir kaç tel örgü ve odun parçalarından yapılmış cephelerin arkasından. Karşısında duran askerler namlularını ona doğru yönelttiler.

    "Efendim! Bizler, Avrupa ve İber Yarımadasından gelmiş Yahudi ve Hristıyan hacılarız! Burada var olan isyanda ise tarafımız sizden yanadır. Yaradan sizi ve Al-i Osman'ı korusun!" Rahip halka doğru döndü. "Ey ahali! Bu mübarek şehir kan dökme yeri değildir! Zamanlar önce buraya hakim olup, Tanrının rızasını kazanmak için sizlerin ve bizlerin dindaşları nice savaşlar ve mücadeleler verdiler!" Ancak halk tepkisizdi. "Dönün geriye ki, Bizleri yaradan, peygamberler , mücahitler, haçlılar... Hem bizden hemde sizden razı olsunlar!"

   İsyancıların bir kısmı geri dönmeye yeltenmişti, kimisi ise Allah'ı ve tevhidi bilmeyenlerin sözlerini dinleyecek kadar alçalmadıklarını bildirerek silahlarını kavradılar. Sultanın emriyle Yahudi ve Hristiyan hacılar tahkimlerin arkasına alındılar. " Var mı doğru yola varmak isteyen!" diye bağırdı Sultan Mehmed. Ön saflardan beş altı kadar düzine daha tahkimlerin arkasına utanarak geçtiler. Bu sırada olan oldu.

   Küçük bir kız "EKMEK!" diyerek annesinin kucağında ağlamaya başladı. "EKMEK İSTİYORUM..." ince ses telleriyle tiz çığlıklar atıyordu. Geriye dönen isyancılar aniden durdu. Kınlarına soktukları kılıçlarını tekrar çektiler. "Bize yemek ver sultan!" diye haykırmaya başladılar. İsyancıların ön safı tahkimleri zorlamaya başladı.

   Sultanın önünde toplam iki tahkim vardı. Birincisi merdivenlerde kurulmuştu, Sultan ve hacılar bu tahkimin arkasında bulunuyordu. Birini tahkim ise merdivenlerin otuz metre kadar ilerisindeydi ve yoğun askeri güç buraya yığılmıştı. Ön saftaki tüfekçiler ikinci saftaki kılıçların arkasına geçtiler ve askerlerin aralarından isyancılara doğru mevzilendiler.

Ateş yanar kazan çoşar
Dalğalanır boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza
 
    "Nesimi'nin ruhu şad olsun." dedi Sultan Mehmed yanındaki Yahudi hahama bakarak. "Dönün Allah aşkına!" dedi bağırarak Çavuş. "Peygamber aşkına, Ali aşkına, Ömer aşkına!" Ancak onun sözüne itibar eden yoktu. Tahkimler bozulmaya başladığı sırada Sultan birinci tahkimden çıkıp ikinciye, askerlerin arasına girdi. "Tüfekler! Ateş!" diye bağırdı Sultan.

    İsyancıların bir safı yere yığıldı. Her bir tüfek ateşlendiğinde askerlerin ve sultanın gözünden bir yaş damla yüreklerinden de bir nebze merhamet yok oluyordu. "Tüfek doldur!" dedi çavuş. "Üçüncü saf öne , tüfekler geri, isyancılarla tüfekler arasında mesafe yaratın!" Kılıçlı askerler omuz omuza mücadeleye girişmişlerdi. Çavuş üçüncü safın gerisinden emirler yağdırıyordu. "Yaklaştırma! Dik durun! Safları sık tutun ağalar! Sık tutun! Mahmud Ağa sağ tarafı düzene al!" diye haykırdığı sırada kafasına büyükçe bir taş geldi Çavuşun ve yere yığıldı.

   Kısa süre sonra askerlerin nizamı bozulmaya başladı. Ancak Sultan bunu fark ettiği gibi Çavuşun yerini aldı ve emirleri o yağdırmaya başladı. Bu sırada tüfekler nizamsız ateşlenmeye başlamıştı ve askerlerin canı da isyancılar kadar riskteydi. "Umumi taaruz!" Sultan Mehmed bu kaos ortamını erkenden dağıtmak için tüm güçlerini ortaya sürmüştü.

    Şehrin dışından sesler yükselmeye başlamıştı. Onlarca tüfek ve top sesleri, kimse farkında değildi. İsyancıların bir kısmının dikkatini çekende bu olmuştu ve içlerinden bazıları şehrin duvarlarına tırmanıp telaşlanmaya başlamışlardı bile. Ancak askerler dağılmaya başlamıştı. Çünkü artık sultanın emirleri onlara işlemiyordu. Masum ve açlıktan delirmiş bu insanların günahsız olduklarını düşünmekte pekte suçsuz değillerdi. Sultan silahtarların ve kendisine hala sadık kalmış askerlerinde ısrarıyla çabucak birinci tahkime döndü. Geri kalan askerlerde ağır ağır birinci tahkime çekilmeye başladılar.

    "Tanrıların mabetlerini lekelediler." Dedi göz yaşlarını silerken Haham. "Atalarının ruhlarının onurunu ve şerefini ayakta tutmaya nefisleri el vermedi."

    "Bundan sonra göğün ortasında uçan başka bir melek gördüm. Yeryüzünde yaşayanlara -her ulusa, her oymağa, her dile, her halka- iletmek üzere sonsuza dek kalıcı olan Müjdeyi getiriyordu." dedi Rahip. Sultan Mehmed onu umarsızca ve boş gözlerle dinliyordu. Haham kendisine döndü. "İncil'den ayetler okuyor." dedi sessizce. "Yüksek sesle şöyle diyordu: Tanrıdan korkun! Onu yüceltin! Çünkü Onun yargılama saati geldi. Göğü, yeri, denizi, su pınarlarını yaratana tapının!" dedi Rahip.

      Ve tam bu sırada isyancılar birinci tahkimi zorlamaya başladılar. Sultan Mehmed kılıcını çekti ve çaresizce sağ tarafında ki Bostancı başına bakarak başıyla onay verdi. Bostancı başı sadağından boru çıkararak üfledi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Bu boru sesi bazı isyancıların dikkatini çekmiş olsa da umursamadılar. Birinci tahkim düşüyordu. Askerler ise düşmemesi için tüm çabalarını veriyordu. O an kader belirlendi... İsyancıların bulunduğu caddeyi saran evlerin her birinden, beşer beşer mahlukları salınıverdi. Onları saklayan askerler bir bir tasmalarını söktüler ve onlara tazesinden binlerce et sundular. Kaos ortamının arasına salınan mahluklar bir bir, kadınları, yaşlıları, erkekleri ve çocukları ısırıp yemeye başladılar...

      Sultan geride kalan yedi yüz askerine ve silahtarlarına, ani bir saldırı emri verdi. Dikkati dağılmış halk, mahluklar ve sultanın askerleri arasında kalarak bir bir can vermeye başladılar. Kimisi mahlukları yarıp şehrin surlarına tırmandılar. Kimiyse mahlukların çıktığı evlere girip sığınmaya çalıştı. Bazıları ise askerlerin önünde diz çöktü ve tahkimin arkasına geçmeyi istediler. "Katledin!" dedi Sultan Mehmed. Isırılmış ve zarar görmüş insanlar mahluklara dönüşemeden teker teker yok edildiler. Aynı şekilde mahluklarda, askerlerin kalkanlarını ısırırken her bir mahluğun kafası kesildi.   

     Öğleden ikindiye doğru, Sultan Mehmed galip bir şekilde binlerce cesedin arasından geçerek surların üstüne çıktı. Şehrin önünde ki mahluklar ise katledilmişti. Şam, Halep ve Adana sancaklarının orduları sultanlarına yardıma gelmişlerdi. Kalitelisinden on bin asker kapıların önündeydi.

     
« Son Düzenleme: 12 Mart 2016, 09:48:45 Gönderen: EralpUslu »
Dilay'ın tepede belirip, şu sersem alacakaranlığı bir melek gibi aydınlattığı gecede...
Nice şairin ve dahinin eserlerinin kenarlarına bulaşmış şarap lekesinin güzelliği...